Ahmet Selim


Ömer Madra'nin yazisini okuyunca çok sasirdim ve sevindim. Bu tarzda bir yazi yazilabilecegine, yazilmasini çok lüzumlu gördügüm halde, ihtimal vermiyordum. Ben birkaç deneme yapmistim; ama ölçegi dar tutulmus yazilardi onlar. Hep 'Bir roman kahramanina söyletilse acaba tam olarak anlatilabilir mi?' diye düsünmüsümdür. Bu defa 'romana uymaz' denilecekti. Ayrica da, meselenin çesitli ilgi alanlarina dönük olarak müstakil biçimde ele alinmasini zaruri buldugum yönleri vardi. Dünya Kupasi'ni, Ronaldo'yu ve Hakan'in degisimini seyredince bütün bunlar zihnimi yine mesgul etti. Ve Ömer Madra'nin Metin Oktay'i anlatan yazisini da, 'Türk Edebiyati'nda Futbol' adli kitaptan bu heyecan günleri içinde okudum. Ayni konuda farkli sayilabilecek nice anlatimlarla ve tespitlerle karsilasmistim; ama böyle degildi. Metin Oktay çok yönlü özellikleri olan bir oyuncuydu; onu anlatabilmek için ne yalniz basina futbolu bilmek yeterdi, ne de sadece edebiyatla bu is kotarilabilirdi. Cemal Süreya'nin o çok hos ve çok usta isi dokunmalari, bir tutam lezzetti; fakat doyurucu degildi. Ayrica, bilmeyenler için 'sanki abartilmis gibi' hissini uyandiracak türdendi. Çünkü edebiyat çok öne çikmisti. 'Metin Oktay adsizligin büyük siirini yaratarak en büyük ad oldu. Hiçbir büyük futbolcu bu kadar ekip adami olamaz... Metin Oktay en büyük futbolcu olarak ayni zamanda ikincildir de...' 'Metin'de bütün bu büyük futbolcularin yaninda kendisini daha büyük gösteren bir sey var. Nedir bu acaba?.. Topla bulusmasi sirasindaki icatçiligi... Öyle de denilebilir; fakat eksik olur icatçilik dedigi sey, o bulusmanin öncesinde basliyordu. Bulusmak için yaptiklari bulusunca yaptiklarindan daha az önemli degildir.
Ömer Madra'nin anlattigi bir olay var: 'Galatasaray'a ilk geldigi sene, takim Istanbulspor'a karsi 2-1 yenik durumdayken, 90. dakikada, yerden 25 cm. yükseklikte gelen topa uçarak vurdugu kafa ile Istanbulsporlu 11 oyuncunun etten duvarinda açtigi inanilmaz gedik.'

Bunu okuyunca tereddüde düstüm. Çünkü ben de bir Istanbulspor maçinin son ânini hatirliyordum ve arada fark vardi:

Maçin son ânlari. Galatasaray bunaltiyor, Istanbulspor dayaniyor. Hakem son düdügü çaldi çalacak. Korner atisina vaktin yetip yetmeyecegi belli degil. Kapalida hepimiz ayaktayiz, çocuk yastayim daha... Metin'e baktim, ceza çizgisinin üstünde, hatta bir iki adim disinda duruyor. Mirildanmaktan kendimi alamadim: 'Buna sogukkanlilik mi denir, baska bir sey mi? Kalenin önüne bile gitmiyor!' Çünkü, kornerden gelen topa kafa atarak takimi kurtarmasini bekliyoruz; baska bir umut yok... Metin'i çizginin üzerinde biraktim, 'belki baska biri becerir' arayisiyla, söylenmeye de devam ederek, korner noktasindan yollanan topa bakmaya basladim. Altipas kösesinin açigina dogru süzülerek inen top, gitti kaleye girdi! Süzülüp iniyorken gördüm, sonrasini göremedim! Bizim Türker'i dirsegimle dürtüp habire soruyorum: 'Kim atti, kim atti yahu!' Aglamakli bir sesle 'Anlayamadim.' dedi... 'Çat' diye bir ses var kafamda; ama neyin nesidir, biz mi çatladik, top mu çatladi, bir sey göremedim, anlayamadim! Arka tarafa bakinca, gülümseyen yaslica bir adamla göz göze geldim: 'Metin atti oglum, Metin.' Ömer Madra'nin anlattigi bu olamaz; çünkü bu bir kafa degil, vole olayiydi. Arsive baktim; Ömer Madra 1955-56 sezonundan söz ediyor; 2-2 bitmis... Maça gitme izni alacak yasta degildim henüz. Ama; 1956-57'de de 2-2 var, bir-iki yil sonrasinda da 'kurtulma âni'nin yasanmasina uygun skorlar mevcut. Benim hatirladigim, onlardan biri olmali. Metin Oktay'in çok sik yaptigi seylerdi bunlar.

Muvahhar Ekrem Talu, 'Metin Oktay'i Di Stefano ile dahi kiyaslayamam, bagislayin!' diyordu. Ben de Ronaldo ile kiyaslayamam. Ronaldo'yu, Müller'den, Romario'dan çok üstün buldugum halde, Metin Oktay'la kiyaslayamam. 'Bütünlük' ahengi, estetigi, icatçiligi, isigi tamamiyeti bakimindan eksik kalir.

1960'larin sonuna dogru, birkaç yil aradan sonra, Adnan'in israriyla, yine Metin'i seyretmeye gitmistik. Santra yuvarlaginda hareketli bir haldeyken topla bulustu, 3-4 metre ilerisinde bir tek rakip oyuncu var. Ne yapacagini biliyorum... Fulelerle üstüne gidecek, bir küçük sag-sol dalgalanisi ile onu geçip vuracak... Ama öyle olmadi! Basti topa ve Ugur'a bakti. Ugur (Köken) o müthis deparlarindan birini atinca da topu milimetrik olarak onun önüne gönderdi. Ve ben tere batmis bir vaziyette öylece kaldim. Çok zor yillarimdi, birtakim seylerden vazgeçmem gerektigini hissetmenin duygusalligi içindeydim. Gördügüm manzara da o tarafima denk düsüyordu... Adnan mütemadiyen sikistirip 'Neden canin sikildi?' sorusunu tekrarlayip duruyordu. Dayanamayip patladim: 'Kapilardan çikis var mi? Ben defolup gideyim! Adam bitmis, yeniden dogmaya çalisiyor. Görmüyor musun? Bakmaktan görmeye geçemedim bir türlü.'